Özgürlük, herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, dışarıdan etkilenmemiş veya engellenmemiş olma durumudur. İsmini duyduğumuzda içimizin titrediği, adını meydanlarda bağırarak sıkılmış yumruklarımızı havaya kaldırdığımız, uğruna kanlar dökülen, canlar kaybedilen bu ideal aslında tamamen göreceli bir kavramdır. Anlamı; kişilere, toplumlara, yönetim biçimlerine ve coğrafyaya göre değişiklik göstermiş, çoğu zaman ise iktidar sahiplerince, halkı denetim altına alabilmek için dar çerçevelerle ifade edilmeye çalışılmış, hatta zaman zaman tamamen yok edilmeye teşebbüs edilmiştir. Özgürlüğün başladığı yer bireydir, bireylerin ket vurulamaz zihinleridir. Her fert, dış etkilerden bağımsız olarak düşünme hakkına sahiptir. İnsan hakları ile ilgili kural koyucu niteliği olan ve evrensel düzeydeki birçok belgede vurgulandığı üzere, bu düşünce hakkı sadece insan zihnindeki soyut bir süreci değil, us ile üretilen bu düşüncelerin dil ile ifade edilip açıklanmasını da kapsar. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. Maddesinde “Herkesin kanaat ve ifade özgürlüğü hakkı vardır. Bu hak, müdahale olmaksızın kanaat taşıma ve herhangi bir yoldan, ülke sınırlarını gözetmeksizin bilgi ve fikirlere ulaşmaya çalışma, onları edinme ve yayma serbestliğini de kapsar.” denerek düşünme ve ifade eylemlerinin birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğunu ve ancak düşünülenin ifade edilebildiği durumlarda özgürlükten söz edilebileceğini hatırlatıyor.
Bu bağlamda, düşünce özgürlüğünün en kesin anlamıyla basın özgürlüğünde tecelli ettiğini söylemek doğru olacaktır. Her düşünen öznenin; radyo, televizyon, internet ve süreli yayınlar vasıtasıyla görüş ve düşüncelerini açıklama ve yayma hakkı vardır. Fakat her devlet bu özgürlüğü farklı anlamış, yorumlamış ve kendi anlayışına göre basın özgürlüğüne sınırlandırmalar getirmiştir. Türkiye ise diğer alanlarda gösteremediği başarıyı burada göstermiş ve yok etme derecesine varan sınırlandırmalarla, basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan ülkeler sıralamasında başı çeker hale gelmiştir. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2010 yılı Dünya basın Özgürlüğü Endeksi’ndeki sıralamaya göre Türkiye, araştırmaya dâhil olan 138 ülke arasından 135. sıraya yerleşti. Listede önümüzdeki ülkeler arasında Gana, El Salvador, Namibya, Trinidad ve Tobago gibi; AKP döneminde dört senede yüz altmıştan fazla ülke gezen İstanbul Eyüp İlçesi Milli Eğitim Eski Müdürü Güsamettin Erdoğan’ın bile büyük ihtimalle görmediği ülkeler var. Bu raporla birlikte, Eski İç İşleri Bakanı Beşir Atalay’ın gündeme getirdiği basın özgürlüğü konusunda Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’nden daha ileride olduğu iddiasının hazin bir şaka olduğu anlaşıldı, zira Atalay tarafından beğenilmeyen Birleşik Devletler listede 38. sıraya yerleşti. Atalay ve kurmayları bu sıralamada İran, Zimbabwe ve Libya’yı geride bırakmamızın haklı gururunu yaşayadursunlar, uluslar arası bir sivil toplum kuruluşu olan Sınır Tanımayan Gazeteciler’in yaptığı 2010 tarihli, ülkelere göre basın özgürlüğü inceleme çalışmasında da Türkiye 178 ülke arasında 138. sırada kaldı. Aynı örgütün, Dünya Siber Sansüre Karşı Çıkma Günü olan 12 Mart’ta yayınladığı internet ile ilgili rapora göre, özgürlüklerden ve değişimden yana olduğunu iddia eden AKP yönetimindeki Türkiye, sıralamanın son sırasında olan İnternet Düşmanı Ülkeler‘in bir üstündeki basamak olan Denetim Altındaki Ülkeler içinde yer aldı.
Türkiye’de basın özgürlüğünün önünde engeller hatta bariyerler vardır. Düşünce ve yayın özgürlüğünü kısıtlayan yasaların başında, sayısız antidemokratik öğelerine rağmen hala yürürlükte olan 1982 Anayasası gelmektedir. Kişi hak ve özgürlüklerini neredeyse bir istisna haline getiren bu anayasa, eğer ki hedeflenen, yasalardaki antidemokratik unsurların temizlenmesi ise, tümüyle değiştirilmelidir. Anayasada özgürlükler sınırlanırken kullanılan tanımlama kıstaslarının çoğu belirsizlik taşımaktadır. Milli güvenlik, kamu yararı, genel ahlakın korunması, suçların önlenmesi gibi net olmayan kavramlara basın özgürlüğünü düzenleyen madde içinde yer verilerek gerektiğinde yetkili birimlerce toplatma kararı verilebileceği belirtilmiştir. 1982 Anayasası insan haklarına sadece saygılı olduğunu söylerken, özgürlükleri suç olarak görerek yaptırıma bağlamaktadır. Anayasa kendine göre bir izin verilen düşünce ya da izin verilmeyen düşünce sistemi yaratmış ve bunu da net olmayan kriterlere bağlayarak kişisel kararlara ve yorumlamalara bırakmıştır. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ifade ve kanaat özgürlüğünün sadece toplum tarafından olağan karşılanan, zararsız olduğu düşünülen düşünceler değil, toplumun bir bölümüne aykırı gelen ve onları rahatsız eden düşünceler açıklanırken de işlemesi gerektiğine dair birçok karar almıştır. Basın özgürlüğünün önündeki bir diğer engel ise Terörle Mücadele Kanunu’dur. Örneğin bu kanuna göre, yayınlanan haberlerde terörle mücadelede fiili olarak bulunmuş kişilerin isimlerini kullanmak hedef gösterme olarak kabul edilmekte, dolayısıyla yazılan haberler suç unsuru olarak değerlendirilmektedir. Yazarların meydana gelen olayları eksiksiz bir şekilde aktarmaları engellenirken özgür hayatları da ellerinden alınmakta, diğer yandan da halkın bilgi edinme ve haber alma hakkı görmezden gelinmektedir. Kaleme alınan herhangi bir haber ya da görüş, haber niteliği taşısa bile terör örgütü propagandası olarak değerlendirilebilmektedir. Terörle Mücadele Kanunu yapılış amacını aşan uygulamalara sebep olmuştur. Bu nedenle ya tümüyle kaldırılmalı ya da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin evrensel hükümlerindeki hukuki ölçütlere uygun bir şekle getirilmelidir. Yine Türk Ceza Kanunu da basın özgürlüğünü sınırlayan engellerden bir diğeridir. Kanunda açıklanan suçlardan bazılarının basın yayın yoluyla işlenmesi halinde cezalar belli oranlarda arttırılmaktadır. Bu tarz ağırlaştırıcı ceza içeren hükümlerin madde içeriklerinden ayıklanması gerekmektedir. Ceza Kanunu’nda basın özgürlüğü ile ilgili maddelerinin hepsinin olası yaptırımlarında hapis cezası vardır. En düşük ceza ise bir yıldan başlamaktadır. Yine bu kanunda da Anayasa’da olduğu gibi basın özgürlüğü ile ilgili suçların tanımlamalarında anlamları belirsiz, muğlâk kavramlar kullanılmıştır. Milli güvenlik, hakaret, kamu yararı gibi kavramların açıkça tanımlanması veya metinlerden tamamen çıkarılması gerekmektedir.
Türkiye’de son dönemlerde gazetecilere güvenlik güçleri tarafından uygulanan şiddet giderek artıyor. Yargılama ve güvenlik süreçleri birbirinin içine girdiği için basın mensupları, suçlu olup olmadıkları bile belirsizken uzun süreler cezalandırılıyorlar. Gazeteciler yaptıkları haberler nedeniyle sorgulanırken, hükümet bu kişilere eylemci hatta terörist muamelesi yapıyor. Gazeteciler tutuklu olarak yargılandığı için mesleklerinden ve özgürlüklerinden mahrum kalıyor.. Türkiye’de şu an kaç basın mensubunun tutuklu olduğu dahi kesin olarak bilinmiyor, fakat sayılarının yetmişin üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Hükümet, sivil toplum kuruluşlarının, yerel ve ulusal basın meslek örgütlerinin taleplerine kulak vermiyor. İktidar partisine, yaygın dini inanışa, yargıya veya kolluk güçlerine yapılacak en küçük bir eleştiri basın mensuplarını terör örgütü propagandası yapma suçlamasıyla karşı karşıya bırakabiliyor. Ülkemiz, dünyayı adeta yerinden oynatan Wikileaks’in açıkladığı belgeleri manşetten veren gazetecilere karalamacı ve alçak diye seslenen bir başbakan tarafından, hükümetin dizayn edeceği küçük bir bilgi dünyasına hapsedilmeye çalışılıyor. Kitaplar bizzat Başbakan tarafından hiçbir çekince duyulmaksızın dünya devletlerinin önünde bir bombaya benzetilebiliyor. Basın mensupları “neyi nasıl ifade etmeliyim ki hapse girmeyeyim” tarzı düşüncelerle kendi hürriyetleri hakkındaki endişeleri dolayısıyla, yazı veya konuşmalarına oto sansür uygulamak zorunda kalıyor. Medya patronları ekonomik çıkarlarını halkın haber alma özgürlüğünün üstünde tutarak hem basın mensuplarının mesleğini yapmasını engelliyor hem de halkın hürriyetini zedeliyor. Türkiye’de basın özgürlüğü derken bile basını ve özgürlüğü yan yana kullanmak gittikçe güçleşiyor.
GÖKÇE ALTUNTAŞ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder