Dış politikaya, ekonomiye, bilime, kültüre, sanat ve eğitime... Kısacası hayata TAM EKRAN'dan bakın!
Bozkırı Tutuşturan Kıvılcım: Köy Enstitüleri
Yurt ufuklarında destanımız var
Ata’dan, Yücel’den, Tonguç’dan beri...”
Köy enstitülerini Cumhuriyet’in eserleri içinde en kıymetlisi ve en sevgilisi sayıyorum. Köy enstitülerinden yetişen evlatlarımızın muvaffakiyetlerini ömrüm oldukça yakından, candan takip edeceğim.” Bu cümleler İsmet İnönü tarafından, Cumhuriyet tarihinin en güzel fakat kısa ömürlü devrimi için söylenmiştir. Enstitülerin 71 yıl önce zihinlerde çaktığı kıvılcım bugün dahi etkisini kaybetmemiş, aksine tüm parlaklığı ile bizleri aydınlatmaktadır.
Köy enstitülerinin kronolojik süreci 17 Nisan 1940’ta yürürlüğe giren 3803 yasa ile başlar. Fakat fikirsel süreç çok daha öncelere dayanır. 1924 yılında Atatürk, Amerikalı filozof ve pragmatizmin savunucularından John Dewey(1859-1952)’i eğitim sistemini gözlemlemesi ve yeniden yapılandırılması için bir rapor hazırlaması doğrultusunda Türkiye’ye davet etti. Dewey tarafından hazırlanan rapor enstitülerin verdiği eğitimin felsefesine temel olmuştur diyebiliriz. Dewey raporundaki önerilerinden bazıları1:
-gezici kütüphanelerin kurularak öğrencilere ve ailelerine okuma materyallerinin sağlanması
-yıllık milli planın oluşturulması
-okullara tarımsal, endüstriyel, ticari ve pratik sınıflarının açılması,
-yurt dışına oradaki okulları ve köylerdeki koşulları incelemek üzere komisyonlar gönderilmesi
-ilköğretim programı bölgesel koşullara göre esneklik göstermeli
-kasabalarda ve köylerde eğitim pratik ağırlıklı, tarımsal veya endüstriyel olmalı
Eğitimin dört duvar arasında, sadece kitaplarla olmayacağını belirtmiş ve bireyin bizzat tecrübe ederek öğrenmesi gerektiğine inanmıştır. O günün Türkiye’sine baktığımızda nüfusun büyük çoğunluğunun kırsalda oluşu ve bu çoğunluğun okuma-yazma oranının çok düşük olmasıyla beraber tek uğraşının tarım-hayvancılık ekseninden olması raporun ne kadar önemli noktalara temas ettiğini anlamamıza yardımcı olur. Ülkede bir kalkınma olacaksa bu kalkınma köyden olacaktır. Birey uygulayarak öğrenecek, aynı zamanda üretecek ve ürettikçe kendisinin farkına varacak. Çünkü insan üretirken değişir, kendi değişirken içinde bulunduğu toplumu da değiştirir. Enstitülerin mimarların İsmail Hakkı Tonguç’un dediği gibi: Bireyin iş için eğitilmesi gerekir... Öte yandan, iş, en önemli eğitim aracadır. Kitap ve kitap yoluyla öğretilmek istenen bilgi, asla onun yerini dolduramaz. İş, insanda bulunan enerjiyi fışkırtmak, yeteneklerin gelişmesini sağlamak için eşi bulunmaz bir eğitim aracıdır. Eğitimin kendisi iş demektir.2 Dewey’in raporunda getirdiği öneriler tam anlamıyla uygulanamasa da tamamen rafa kaldırılmış da değildi.
Enstitülere giden süreç
Enstitülere geçiş hemen gerçekleşmedi elbette.1936’dan 1940’a kadar geçen sürece bakmak enstitüleri anlamada faydalı olacaktır. Takvimler 1935 yılını gösterdiğinde dönemin Kültür Bakanı Saffet Arıkan’dır. Kendisi askerdir ve bakanlık görevine bizzat Atatürk tarafından atanmıştır. Arıkan eğitimci değildi ama eğitim konularında bazı yazılar yazmıştı ve en önemlisi “ ülke gerçeklerini realist olarak gözleyen” bir kişiydi.3 Arıkan aynı yıl İsmail Hakkı Tonguç(enstitülülerin deyimi ile “Tonguç Baba”)’u İlköğretim Genel Müdürlüğü görevine vekâleten atadı.
Cumhuriyet’in 10. yıl marşı yazılmış fakat ülke olarak istenilen muasır medeniyetler seviyesine ulaşılamamıştır. Kırsal kesimde istenilen kültürel ve ekonomik kalkınma gerçekleşmemiştir. Halk yoksulluk içindedir ve savaş tamtamları çalmaktadır. Bu koşullarda köylerde eğitim yapması için askerliklerini çavuş olarak yapanlardan faydalanma fikri ortaya çıkar. Eğitmen düşününün kimden kaynaklandığı çok tartışılmıştır. Bunlardan gerçeğe en yakın olanı, düşünün Atatürk’ten kaynaklandığıdır.4 Atatürk’ün önerisinden sonra çalışmalar başlar. Tonguç eğitmen projesinin uygulanabilirliğini araştırmak için Kayseri, Çorum ve Yozgat’ın köylerini gezer. Proje uygulanmaya başlandıktan sonra ilk eğitmenler göreve başlar ve sonuçlar olumludur. Ardından 1937’de ilk köy öğretmen okulları İzmir - Kızılçullu ve Eskişehir - Çifteler' de faaliyete geçirilir. Bu denemelerden de elde edilen sonuçlar olumludur. Bu gelişmeler enstitülere geçiş sürecini hızlandırmıştır. Bu arada 1938 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na Hasan Ali Yücel gelir ve İsmail Hakkı Tonguç vekâleten yürüttüğü İlköğretim Genel Müdürlüğü görevini asaleten yürütmeye devam eder. 17 Nisan 1940’ta 3803 sayılı Köy Enstitüleri yasasının yürürlüğe girmesiyle beraber enstitülerin inşası başlamıştır. Enstitülerin sayısı kapatılmalarına kadar geçen süreçte 21’e ulaşmıştır.
Enstitülerde Eğitim
Gerçek köylü: duyan, hayatı yenmeye çalışan, kendi işine dayanarak yaşamak isteyen, erdemlerine güvenen, bazı sıkıntılara karşın hayatı seven, çoğalmak isteyen, hastalığı ve ölümü sağlık ve doğum gibi gören, haksızlığa ve acımasızlığa çok üzülen, savaşlarda olağanüstü bir şekilde düşmanla çarpışan, iyi yönetildiği takdirde her işi başarabilen bir insandır.5 Enstitülerde verilen eğitimin tek amacı Tonguç’un tanımını yaptığı köylüyü kalkındırmak, her şeyden önemlisi birey olduğunun farkına varmasını sağlamak ve köylüye millet olma bilincini aşılamaktır. Bunlar gerçekleştiği takdirde aydınlanma ister istemez peşinden gelecektir. Ancak bu süreç köylü hayatının dinamikleriyle asla oynanmadan devam etmeliydi. Çünkü amaç köylüden kentli yaratmak değil köylüden aydın yaratmaktır.
Enstitülerde gün yörenin halk oyunlarının oynanmasıyla yani bir nevi sabah sporu ile başlardı. Daha sonra öğrenciler arkadaşlarının fırınlarda pişirdiği ekmeklerle kahvaltı yaparlardı. Öğrenciler günlük gıda temini, yiyecek, içecek, temizlik temini işlerinden tamamen kendileri sorumluydu. Kahvaltının bitimiyle öğrenciler derslerden önce okuma saatlerinde kitap okuma veya isterlerse bir müzik aletini çalmak için uğraşırlardı. Okunan kitaplar ise Hasan Ali YÜCEL önderliğinde kurulan tercüme bürosunun çevirdiği dünya klasikleriydi. Enstitülerde öğrenim gören öğrencinin yıl içinde en az 25 klasik bitirmesi zorunluydu. Fakat öğrenciler bunu zorunlu olarak değil aksine isteyerek yapıyorlardı ki kitaplarını asla yanlarından ayırmazlardı. Bu kurumları diğerlerinden ayıran en önemli özelliği uyguladığı ders programıydı. Fizik, kimya, biyoloji, matematik gibi derslerin yanı sıra öğrenciler için gerekli olan iş eğitimi dersleri de verilirdi. İşte enstitülerin uygulamalı eğitimi bu derslerde kendini gösteriyordu. Uygulamalı derslerin büyük çoğunluğu tarla ziraatı ve bahçe ziraatına yönelikti. Öğrenciler bu derslerde kazma-kürek ellerde birebir uygulama yaparak eğitim alıyorlardı. Tarım dersleri enstitülere tahsis edilen büyük tarım arazilerinde yapılırdı. Bu yolla öğrenci öğrenirken ihtiyacı olan ürünleri de yetiştiriyordu. İş için eğitim ve aynı zamanda iş bir eğitim aracıydı. Bireyin aktif olarak rol aldığı bir öğrenme sürecinin enstitüler için ne kadar önemli olduğunu böylece anlayabiliriz. Birey hayata hazırlanıyordu ve kitaplar tek başına hayatı öğretemezlerdi. Programın diğer bir önemli özelliği ise enstitülerin bulunduğu bölgelerin özelliklerine göre değişim gösterebilmesiydi. Örneğin balıkçılık, arıcılık gibi dersler de vardı. Fakat ağırlık tarla ve bahçe tarımına verilmişti. Kız öğrenciler için biçki-dikiş, örgü ve dokuma gibi farklı becerilerin kazandırıldığı dersler de vardı. Sanat eğitimi enstitülerde çok önemliydi. Öyle ki bir öğrenci bir müzik aleti çalmalıydı. Bu müzik aleti mandolin, bağlama, piyano olabilirdi. Örneğin bağlama derslerini kimi zaman enstitülerde gezici öğretmenlik yapan Âşık Veysel verirdi. Enstitülerin yönetiminde öğrenciler söz sahibiydi. Her cumartesi tüm öğrencilerin ve idari yönetimin katıldığı haftalık değerlendirme toplantıları yapılırdı. Herkesin saygı ve sevgi çerçevesi içerisinde birbirini eleştirme hakkı vardı. Bu enstitünün müdürü olsa bile. Hayalini kurduğumuz, herkesin söz hakkının olduğu katılımcı demokrasinin temelleri o zaman atılmıştı yani. Zamanın şartları göz önünde bulundurulduğunda gelişme çağındaki çocuklara istenilen gıdalar verilemezdi. İnönü’ye bu enstitüleri ziyaretlerinden birinde öğrencilere çıkan yemekten farklı olarak yemek hazırlanır. Yüzde yüz adalet ve eşitlik duygusuyla yetişen öğrenciler doğal olarak bu durumu tepki gösterir ve cumartesi toplantısında bunun sebebini enstitü müdürüne sorarlar. Müdür cevaben İnönü’nün şeker hastası olduğu için aynı yemekleri yemesinin mümkün olmadığını söyler. Bunun üzerine öğrenciler ikna olur.(4) Verilen bu eğitimi göz önünde bulundurduğumuzda, enstitülerde yetişen bireylerin nasıl bir dönüşüm yaşadıkları açıktır.
Enstitülerden mezun olanlar köylerine öğretmenlik yapmak üzere geri dönerdi. Gittikleri köyde kendilerine ev, atölye ve ürün yetiştirmesi için tarım arazisi tahsis edilmişti. Köyde okul yoksa öğretmen köylüyle beraber okul inşaatında çalışır onları yönlendirirdi. Üretmenin, değer katmanın, paylaşmanın, beraber çalışmanın ilk adımlarıydı bunlar.
Enstitülerin öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere 1942 yılında Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü açılır. Enstitülerden mezun olanlar bir sınava girdikten sonra öğrenimlerine farklı alanlarda uzmanlaşmak için burada devam ederlerdi. Enstitüleri birer köy üniversitesi olarak düşünürsek, Yüksek Köy Enstitüsü’nü öğrencilerin bugünkü anlamıyla lisansüstü eğitim aldığı yer olarak düşünebiliriz.
Kapılara Kilitler Vurulur
Enstitüler bir devrimdi ve yakaladığı başarının hayali dahi günümüz koşullarıyla kurulamamıştır. Ne hazindir ki bu başarının ömrü kısa olmuş, devrim yarım kalmıştır. Enstitülerin kapılarına kilit vurulması aşağı yukarı 1945’te başlar. Enstitüler hakkında çeşitli dedikodular üretilmiştir. Buraların birer komünist yuvası olduğu, yasak yayınların öğrencilere okutulduğu ve gece toplantılarının düzenlendiği ağızdan ağza dolaşır. Yine dedikodulardan biri enstitülerde karma eğitim yapılmasının uygun olmadığı şeklindedir. Mecliste enstitüler hakkında sert tartışmalar yaşanır. CHP içindeki muhafazakâr kanat enstitülere karşıdır. Tüm bu olanlar İnönü’nün canını sıkmıştır. Ya en kıymetli eserden vazgeçecektir ya da seçimleri kaybetmeyi göze alacaktır. İnönü enstitülerden vazgeçmiştir. Daha sonra yaptığı bir konuşmasında şunları söyleyecektir: Köy enstitülerinin kapanmasından duyduğum acıyı tarif edemem. Bir babanın evladını kaybetmesinden duyduğu acı gibi acı duyarım.6 İnönü’nün bu sözleri bize perde arkasında farklı olayların gerçekleştiğini anlatır aslında. 1946’da yapılan seçimler sonucu CHP’de sağ kanat hükümeti kurmakla görevlendirilir. Hükümetin eğitim programı açıklanır. Enstitülere daha “milli” bir kimlik kazandırılacaktır. Kapanış süreci 1953’e kadar uzanır. Önce Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç ve ekibi görevlerinden alınırlar. Daha sonra enstitülerde uygulanan ders programı ezbere dayalı ve bilinmezlerle dolu bir hal alır. Takvimler 1953’ü gösterdiğinde enstitülerin kapısına tamamen kilit vurulmuştur. Herkes enstitülerin kapatılmasının tek sebebi olarak İnönü’yü görmüştür ve karalamıştır. Muzaffer İlhan Erdost’a göre ise enstitülerin kapatılmasında çok önemli bir etken daha vardır: Truman doktrini ve Marshall yardım planı. 1945 yılı sıcak savaş bitmiş soğuk savaş dönemine girilmiştir. Dünya artık iki kutupludur. Bir tarafta Amerika diğer tarafta SSCB. Sovyetler Türkiye’den Kars, Ardahan Batum’u talep etmiştir. Ülkede komünizm gelecek korkusunun giderek arttığı günlerdir. 1947’de Amerikan başkanı Henry kongrede Sovyet tehdidine karşı kendi adıyla anılan doktrini anlatır. Bu doktrine göre Türkiye ve Yunanistan Amerika’nın müttefikidir ve Sovyet tehdidine karşı savunmalarında yalnız bırakılmamalıdırlar. Yine aynı yıl George Marshall kendi adıyla anılan yardım paketini açıklar. Ekonomik içerikli yardım paketinden pay alacak ülkelerden biri yine Türkiye’dir. Yine Erdost’a göre yardımlar verilirken koşulan şartlardan biri de köy enstitülerinin tasfiyesidir. Çünkü buralar komünizmin yuvalarıdır.
Günümüze Bakış
Demokrasi toplum hayatımıza tarih olarak çok öncelerde girdiyse de anlamını, ne anlattığını yeni yeni kavramaya başladık ve tam olarak rayına oturması da zaman alacak gibi görünüyor. Peki, neden bu kadar geç kalındı? Bunun sebebi demokrasinin içi boş söylemlerde kalmasıdır. Oysa demokrasi sadece cümlelerle ifade edilmez eylem de ister. Eylemi ise gerçek demokrasi bilincine sahip bireyler gerçekleştirebilir. Gerçek demokrasi bilinci nitelikli eğitim almış bireylerde bulunur. Günümüz eğitim sistemiyle yani bilinmezliklerle, ezbere dayalı, kültür ve sanattan uzak bireyler yetiştirmek bize hiçbir şey kazandırmayacaktır aksine bu sancılı süreci uzatacaktır. Demokrasiyi ancak düşünen, sorgulayan, tartışan, hakkını aramasını bilen bireyler gerçekleştirecektir. İşte bu noktada enstitüler uyguladığı eğitimle özlemini duyduğumuz demokrasiye alt yapı oluşturuyordu. Eğer kapılarına kilit vurulmasaydı, bugün ülke gündemini meşgul eden konulardan değil daha farklı konulardan söz ediyor olurduk. Enstitülerden bu kadar bahsettikten sonra şu soru sorulabilir? O günün şartlarıyla günümüz şartları kıyaslandığında enstitülerin tekrar açılması mümkün olabilir mi? Elbette kesin bir çizgi çizemeyiz bu konuda. Ancak temel felsefesiyle ve uyguladığı programla zamanında diğer ülkelere örnek olarak gösterilen bu sistem en azından yeniden konuşulmayı ve tartışılmayı hak ediyor diye düşünüyorum.
GALİP ERBEK
KAYNAKÇA:
1-TURAN, S. , John Dewey’s Report of 1924 and his recommendations on the Turkish educational system revisited, History of Education, 2000, VOL. 29, NO. 6, 543- 555
2-TONGUÇ, E. , Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayınları, 2009, s.431
3-TONGUÇ, E. , Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayınları, 2009, s.178
4-TONGUÇ, İ. H. , Köyde Eğitim, 2008, s.106
5-DÜNDAR, C. , Köy Enstitüleri Belgeseli
6-TONGUÇ, E, Köy Enstitüleri ve İsmet İnönü-2, http://www.ykked.org.tr/ sunumlar_pdf_belgeler
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder