HA NÜKLEER SANTRAL HA MUTFAKTAKİ TÜP!







Hoca sorar; risk nedir?’. Boş kâğıda ‘risk budur!’ diye yazar bir öğrenci ve yıllar boyunca süregelecek adı batasıca bir mitin doğmasına neden olur. Ama adını da yazmayı unutmuş olacak ki ya da bu akıl dolu cevabın ters etki yapıp dersten kalmak bir yana, bütün bölüme rezil olma korkusuyla adını yazmadığı boş kâğıdı teslim eder ve sınav salonundan koşarak ayrılır. Şayet hala kim olduğu meçhuldür ve bu olmayasıca şehir efsanesi yine nesilden nesile aktarılacaktır. Bunun gibi ‘riskli yatırım nedir? Risksiz yatırım var mıdır?’ diye sorulduğunda ise maalesef açtığı yaralar uzun yıllar onarılamayacak cevaplar alınacaktır ve yine bir başka şehir efsanesi hediye edilecektir literatüre.

1970’li yılların başlarında bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de nükleer heyecanlara kapılmış ve o dönem nükleer santral sahası için çeşitli bölgelerde fizibilite ve yer araştırılmaları gerçekleştirilmiştir. Yaklaşık 40 senedir göreve gelen her hükümetin diline pelesenk ettiği nükleer santral projesi hiçbir dönem hayata geçirilememiş ve nükleer hayaller her seferinde yeni yasama dönemine dek ertelenmiştir. Kasım 2004 tarihinde, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK), yıllardır süregelen bu zulme son vermek amacıyla, inşasına 2007 yılında başlanılacak ‘en az üç’ nükleer reaktör yapılacağını açıklamıştı. 2006 Nisan ayında, ilk nükleer santral sahası olarak Çernobil’e yakınlığı ve radyasyona düşkünlüğüyle bilinen Sinop’un seçildiği belirtildi. Bilindiği üzere Çernobil Nükleer Santrali 1986’daki radyoaktif serpinti ile yaklaşık 160.000 km2’lik bir alanı kirletti. Kaldı ki Çernobil’deki yaşananlar, Fukuşima Nükleer Santrali gibi bir patlama da değildi, sadece dördüncü ünitede yapılan bir hatanın yol açtığı sızıntıdan ibaretti ama gerek ülkemiz gerekse Avrupa sızıntıdan payına düşeni almıştı. Hatta ülkemizde radyasyonun etkileri bakan düzeyinde de görülmüş, aşırı radyasyonun etkisiyle midir bilinmez ama dönemin Sanayi Bakanı Cahit Aral ‘İçelim! Güzelleşelim!’ havasında bir samimiyeti ekranlara taşımış, ‘Bira amelelik oğlum! Çaydan kralı yok!’ düzeyine çıkarak radyasyonun etkileri hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamıştı. Gazetecilerin, ‘Siz hiç absolit içtiniz mi sayın bakanım?’ sorularını cevapsız bıraktığı gibi çayına pisküğüt batıracağı sırada danışmanları tarafından son anda engellenmişti. Fukuşima Nükleer Santrali’nin patlamasından sonra da millet olarak Japon halkına neden sempati duyduğumuzun sebebi Cahit Aral’ın Japonya şubesi olan Tokyo valisinin kameralar önünde su içmesiyle net olarak anlaşıldı. Ama yine millet olarak hep dile getirdiğimiz gibi,’Japonya bizden çok ileri! Adamlar aşmış!’ diyerek dost sohbetlerinde yücelttiğimiz medeniyet, yine bizden ileri giderek hükümet sözcüsünün kameralar karşısında Fukuşima bölgesinde yetiştirilen bir domatesi yemesiyle gönüllerimizdeki ‘çalışkan millet!’ imajını kuşkuya yer bırakmayacak şekilde sağlamlaştırmıŞTIR.

Hiçbir tehlikesinin bulunmadığı ve çevre için radyoaktif kirlenmenin söz konusu olmadığı iddia edilen nükleer santraller 30 ülkede vardır ve dünyada 438 nükleer santral reaktörü bulunmaktadır. Dünya elektriğinin %15 inin bu afacanlardan elde edildiği gibi, ‘temiz’ ve ‘ucuz’ enerji sağladığı da söylenir ama olası bir tehlikede, yakın zamanda da gördüğümüz gibi bu ‘ucuz’ ve ‘temiz’ afacanlar bir anda sevimliliğini kaybeder. İşin doğrusu asıl önemleri de ‘ucuz’ olmalarından gelir. Şayet kapitalizm candır ve ülkeler düzeyinde dâhil rekabet ve kar üzerine tünemiştir. Bundan dolayı hangi sektörde olursa olsun, ‘düşük maliyet’ li üretimlerin çekiciliği, çevreye ve emeğe( bkz. Tuzla tersaneleri) göre daha bir iliklere işlenir. Bu yüzden nükleer santrallere karşı terbiyemizi muhafaza ettiğimiz gibi yüz kızartıcı hareketler yapmaktan kaçınıp, bir diğer konumuz olan nükleer atık hadisesi üzerine eğilmekte fayda var.

Nükleer santrallerin tamamen güvenli ve tehlikesiz olduğunu kabul etsek bile, nükleer atıkların depolanması konusunda nükleer taraftarları da net bir fikir beyan etmez. Ki edende(bkz. Murat Bardakçı) tarihin arka odalarından vicdan dolu beyanlarda bulunur. ‘Derdiniz illa ki atıklarsa verirsiniz Afrika’ya parasını alırlar. Adamlar zaten aç! Atıkları alıp açlık sorununu çözerler en azından!’ gibi bir demeciyle ne kadar ince düşünceli olduğunu ispatlarken bizi de kendinden ve tarihten bir o kadar soğutmuştur. Afrika’nın bu 5 yıllık iktisadi kalkınma projesi şükür ki ciddiye alınmamış ve tarihin arka odalarından gelen tıkırtılar için ‘kedidir, kedi!’ görüşü hâkim olmuştur.
Bir nükleer santral yılda ortalama 25-30 ton radyoaktif atık üretir. Nükleer santraller 30-40 yıl içinde ömürlerini tamamlar ve nükleer atık haline gelerek tarihteki yerini alırlar, ama maalesef tarih olmazlar. Vadesi dolan santrallerin sökülmeleri çok uzun, tehlikeli ve masraflı bir sürece tabiidir ve ilk nükleer santral kurulduğundan beri şu ana kadar bir santral sökülme işlemi yapılamamıştır. Nükleer atıklar bugüne kadar geçici depolama alanlarında saklandı ve zamanı gelmiş olmasına rağmen hiçbir ülke nükleer atıklarını sürekli depolamaya başlayamadı. 1987 yılında mahallenin delikanlı ağabeyi ABD sürekli depolama için teşebbüste bulunmuş ve Nevada eyaletindeki Yuca dağını depolama alanı olarak seçmiştir. Fakat yerel halktan ve Nevada yönetimden aldığı ayarla silkinip kendine geldiği gibi yediği façadan dolayı kendi toprakları içinde başka bir arıza çıkarmamıştır. Ama iş sadece sürekli depolama merkezini bulmakla bitmiyor, çünkü nükleer atıklar yüksek miktarda radyoaktivite taşır. Plütonyum ve uranyum gibi radyoaktif elementler birkaç metre ötelerinde ışınlarına maruz kalan canlıları çok kısa sürede öldürebilirler. Taşıdıkları radyoaktivite miktarının azalması için on binlerce yıl geçmesi gerekse de atıkları yok etmek mümkün değildir. İşte bu nedenle, nükleer atıkların sürekli depolama alanlarına taşınması da ayrı bir hadisedir. Amerika’da taşıma yolları üzerinde belirlenen tüm kader mahkûmu eyaletler çeşitli davalar açarak atıkların taşınmasına karşı ABD hükümetine atar yapmışlardır. Nükleer atıklar, 5 yıl soğuma havuzlarında daha sonra 25-30 yıllığına santrallerdeki geçici depolama alanında bekletilir ve bu süreden sonra sürekli depolanması gerekir. Bugüne kadar birçok santral atıkları son nefesini vermesine rağmen hala santrallerde muhafaza ediliyor. Dünyada ilk nükleer santral kurulduğundan beri nükleer atıklar için hala kayda değer bir çözüm bulunamadı.
‘Toprağın altında saklarız! Okyanusa gömeriz! Kaya bloklarının altına koyarız! Hiç olmadı uzaya yollanır! Sıkıntı yapmayın gençler!’ gibi çözümler söylenir arada. Bunlar bir yana, risklerinden bahsedildiğinde ya da etkisi bizzat hissedildiğinde mutfaktaki tüpler bile hedef alınır gerekirse. Nükleer reaktörlerdeki risk; bir şişman tüp ve 3 piknik tüpü ebatlarındadır. Kaldı ki gerçekten öyleyse sıkıntı yoktur, çünkü millet olarak tüpü taktıktan sonra çakmağı yakıp tüpün ağzında dolaştırarak gaz kaçırıyor mu diye kontrol etme kimyamızda bulunur. Aynı yöntem gerekirse kurulacak santrallerde de uygulanır ve şüpheli durumlarda santralin altı azıcık kısılır. Olmadı pencereler ve kapılar açılarak el süpürgesi yardımıyla halının üzerinden radyasyon süpürülür. Şurası bir gerçektir ki, alınacak bu düzeyde önlemlerle olası bir sızıntı da etkilerini direk hissetmeyecek ve bilakis radyasyon evlerimize sadece teğet geçecektir. Diğer yandan, nükleer santrallerin yapılması planlanan şehirler açıklandığında, bölge halkında yarattığı etki de en az santraller kadar ilgi çekicidir. Bölge halkına istihdam yaratacağı beklentisi, birçok parlak girişimcinin nükleer santral çay ocağı ya da kantin ihalesinin açılış fiyatını merak ettirecek seviyelere ulaştığı görülmüştür. Görülmüştür dediğim bir Sinoplu olarak bizzat şahit olmamdan gelir. 2006’da, Sinop’a nükleer santral kurulacağı açıklandığında bölge halkında benzer beklentiler dillere dolanmış ve ölmeden önce uranyum ya da plütonyum göreceğine hatta santralde çalışma fırsatı bulunursa akşam mesai bitimi gizlice eve götürüp eşe dosta gösterme hayalleri kurulmuştur.

Yine de taşıdığı riski yabana atmamak gerekir. Benzer bir karşılaştırma yapmak gerekirse; tüpçü figürü bir ailenin saadeti için ne kadar tehlike taşıyor ve eve girip çıkması mahallede dedikodulara mahal veriyorsa, aynı risk nükleerci için de geçerlidir ve asıl ‘risk’ işte budur!

RASİM VOLKAN ÖZDEMİR

Hiç yorum yok: