KAÇAK İŞGÜCÜ GÖÇÜNÜN EMEK PİYASASI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ


Düşük ücret, kötü çalışma koşulları, güvensizlik… Kaçak işgücü piyasası tüm bu özelliklerine rağmen nasıl var olabilmektedir? Peki, insanları tüm bunlara rağmen çalışmaya iten sebepler nelerdir?

Göç emek piyasası açısından kritik bir konudur. Emek piyasasının içsel ve yapısal değişikliklerini etkileyebilen emek arzını arttırıp azaltabilen ücret oranlarını kısıtlı bir şekilde de olsa etkileyebilen bir unsurdur. Üstelik göç olgusu odak noktası insan olduğu için beraberinde sosyolojik ve psikolojik boyutlarını da getirmektedir. Yatırım kararı ve göç kararı birbirine benzer niteliktedir. Girişilen faaliyetin maliyetleri ve kazançları hesaplanmalıdır. Maliyetler ve faydalar kişinin hayatı boyunca değişir ve bu onu belirli dönemlerde göç etmeye yönlendirebilir.
Ücret oranları ve istihdam olanakları kişilerin göç etme kararında asli bir rol oynar. Göç alan ülkedeki yüksek ücret ve düşük işsizlik oranı pek çok çalışmada göçün en önemli belirleyenleri olarak yer alır. Göç işgücü arzını göç alan ülkede arttırırken, göç veren ülkede azaltır. İşgücü arzının artması beraberinde ücretlerin düşmesini getirecektir. Bu açıdan bakıldığında göçmenlerin ilk sıralardaki kişisel kazançlarının aynı durumdaki yerli halkın kazançlarından daha düşük olduğu gözlenebilir.. Üstelik yerli halktan daha kötü koşullarda çalışmaktadırlar. Bir açıklamaya göre bu durum işverenlerin, göçmenler hakkında daha az bilgiye sahip olmalarından ve onları riskli bulmalarından kaynaklanır. Piore’nin 1979 da göçmen işçilerin çalıştığı bu iş piyasalarının işverenlerin işgücü yokluğundan kurtulmak için oluşturduğu bir strateji olduğunu ileri sürer. Üretim sürecinde işverenlerin tüm yaptırımlarına karşı işçinin kullanacağı en büyük koz grevdir. Tam olarak burada göçmen işçilerin işverenler tarafından devreye sokularak kendilerine “grev kırıcılığı” rolü verilmiştir. Grev kırıcılığı kapitalist üretim sürecinde emekçinin taleplerinin belirginleşmesinden itibaren kapitalistler tarafından sıkça kullanılan yöntemlerden olmuştur. Yerli emekçilerin hak talepleri grev sırasında işverenler tarafından fabrikada üretime devam edilmesi açısından göçmen işçiler ile baltalanmıştır. 1. Enternasyonal’in de kararlarından biri grev kırıcılığının önlenmesi üzerine olmuştur. Bu konuya fazla girmek bizi asıl konumuzdan uzaklaştıracağı için derinlemesine bir inceleme yapmadan geçmek zorundayım.
Asıl olarak göçün belirleyenleri olan maddelerin kritiği yapılmalıdır. Göçmenliğe etki eden unsurlar makro düzeyde bölgedeki siyasi yapı, iç ve dış göçü düzenleyen yasalar ve düzenlemeler ya da uluslar arası ekonomideki değişmeler gibi üst boyuttaki konular olabilir. Mikro ölçekli nedenler ise göçmen topluluklarının kendilerinin sahip oldukları kaynaklar bilgi ve anlayış tarzlarıdır. Bu iki etmen itme ve çekme kuvveti uygularlar. Neo-klasik iktisat kıtlık vurgusunu her alanda yapar. Ancak gerçekte çalışma hayatına getirilen alternatif kaynaklar her zaman mevcuttur. İş olanaklarının kısıtlı olduğu anlarda bile göçmenler işgücü piyasasına her zaman çalışanlar olarak dâhil edilmeye çalışılmıştır. Böylece ücret seviyesinin artmasına gerek kalmamıştır. Üstelik bu durum iş güvensizliğini de beraberinde getirmiş ve küresel kapitalizm ve fordizm ile birleşince pek çok açıdan çalışma hayatında emeğin sektörler, fabrikalar ve hatta ülkeler arasında akışkanlığına neden olmuştur. Yüksek işsizlik oranlarının ekonomiyi etnik azınlık üzerine inşa etmenin etkilerini yansıttığını iddia edilmektedir. Çünkü bu gruplar daha az niteliklidirler ve savunmasızdırlar. Neo-liberal bakış açısına göre “homo economicus” kabul edilen tüm rasyonel bireyler kendi faydalarına göre hareket eder. Bu noktadan hareketle göçmenlerin daha yüksek bir gelir, daha iyi yaşam koşulları… vb için göç ettiği ileri sürülmektedir. İşin aslı, kapitalizm göçmenlerin kötü durumunu bu yalanlarla örtmektedir. Uluslararası rekabette artı değer yaratmanın en büyük koşulu emek üzerinden kar elde etmek için ücretlerin baskılanmasıdır. Göçmenler tam da bu amaç doğrultusunda sömürülmekte ve işverenler tam da bu noktada göçün iyi yönlerini ön plana çıkarmaktadırlar.
Küresel göçteki son eğilimleri incelerken Stephen Costel ve Mark Miller (1993), önümüzdeki yıllardaki göç örüntülerini tanımlayacağını iddia ettikleri dört eğilim belirlemişlerdir:
+Hızlanma: Sınır ötesine göç eskiden olduğundan daha sık görülmektedir.
+Küreselleşme: Göç, nitelik olarak hem göç alan hem de göç veren çok sayıda ülkeyi de içine alarak küreselleşmektedir.
+Farklılaşma: İşçi göçü ya da mültecilik gibi özgül biçimleri etkili olan önceki dönemlerdeki göçün aksine günümüzde pek çok ülke farklı tiplerde göç almaktadırlar.
+Kadınlaşma: Artan sayıda göçmen eski dönemlere oranla günümüzdeki göçü erkeklerin çok daha az baskın oldukları bir göç haline getiren kadınlardan oluşmaktadır. Kadın göçmen sayısındaki artış ev içi işlere talebin artması, seks turizminin genişlemesi, kadın “ticareti” ve “postayla gelen sipariş edilen gelinler” olgusunu da içine alan küresel emek piyasasındaki değişikliklerle yakından ilgilidir.
Göç aynı zamanda sosyolojik bir olaydır. Erken yaşta göç daha az psikolojik maliyet getirir. Gidilen yere uyum sağlama erken yaşta göç ile artabilmektedir. Yapılan araştırmalar göç eden kişilerin göç ettikleri yerdeki yerli halk tarafından ötekileştirilerek “biz-onlar” ayrımı yapıldığını göstermiştir. Bu ayrım yerli halk açısından “farklı olan” göçmenlere karşı düşmanlığın artmasına ve aynı zamanda grup içi bağlılığın artmasına neden olur. Almanya’daki Türkler açısından bakıldığında bu durum rahatlıkla gözlenebilir. Almanya’da yaşayan Türkler iki kültür arasında sıkışıp kalmışlardır. Birçoğu dış grupla iletişime geçmeyi kesinlikle reddederken bazıları ise kendi kültüründen tamamen uzaklaşarak yeni ve farklı olan kültürle özdeşleşmeye çalışmaktadır. Özdeşleşme günümüz için söz konusu olabilse de göçün ilk yıllarında bunun tersine sadece kendi kültürüne, grubuna, mensup kişilerle görüşme tercih edilmiştir. Tüm bunların dışında göçmenlerin gittikleri ülkede etnosentrizm ( farklı gruba karşı kendini üstün görme tutumu) ile karşılaşmaları olasıdır. Ülkenin vatandaşları göçmenleri çeşitli nedenler öne sürerek onları dışlama yoluna gidebilmektedirler. Örneğin pek çok kişi kendi ülkelerindeki iş olanaklarından yararlanma konusunda sıkıntı yaşadıklarında neden olarak göçmenlerin çalışmasını öne sürerek konuyu mantığa büründürmeye çalışırlar.”biz-onlar” ayrımı zamanla sosyal kategorileşmeyi de beraberinde getirir. Tüm bu etkenler zamanla önyargıya ve bunun bir ileri aşaması olan ayrımcı davranışa yol açabilir. Bu konuda farklı bir ses de DİSK’ten yükselmektedir:
Ülkemizdeki işsizlik, yoksulluk gibi sorunların varlığı doğal olarak yabancı işçilere, özellikle kaçak çalıştırılanlara karşı olumsuz kimi yaklaşımların gündeme gelmesine neden olmaktadır. Bu konuda Avrupa’daki yabancı işçilere karşı yapılanlar ki bunlar arasında ülkemizden çok sayıda vatandaşımız da bulunmaktadır, bizler için önemli dersler niteliğindedir. Aynı hatalara düşmeden, yabancı işçiler sorununa sorumlu ve duyarlı yaklaşılmasında yarar bulunmaktadır (DİSK, 2004: 76).

Türkiye açısından durum 1980 sonrasında netlik kazanır.1980 den sonra uygulanan ekonomi politikaları kayıtdışılaşmanın önünü açmıştır. Esnek vize uygulamaları her ne kadar turizmi geliştirmek kisvesi altında yapılsa da esasen ucuz işgücü ihtiyacını karşılamıştır. Küresel kapitalizm şu ya da bu sebeple zaten dünya üzerinde emeğin akışkan olması gerektiğini piyasa serbestîsi hayali üzerinden sürdürmektedir. Tam bir özgürlüğün hâkim olması gerektiğini düşünen liberalizme bir kez de göçmen işçiler açısından bakılmalıdır. Piyasa “nimetlerini” göçmen işçilere göstermemektedir. Korkut Boratav 1980 sonrası dönemin emek aleyhtarı uygulamaların olduğu Türkiye burjuvazisinin kapitalizmle özdeşleştiği bir dönem olduğunu belirtir.1989-1993 yılları arsında kaçak göçmen işçilerin, yerli işçi ücretlerinin artması karşısında, yedek işgücü olarak devreye sokulduğunu göstermektedir. Bu durum taşeronlaşma ve sendikasızlaştırma ile bir çifte hareketle dengelenmeye çalışılmıştır. Bu dönemde göçmen işçilerin gelişi çok anlamlı bir tesadüftür. Üretimin arttığı bir dönemde emek maliyetlerinin düşürülmesi göçmen işçilerin çalıştırılmasındaki kritik noktadır. Şenyapılı, enformelleşmenin gelişmekte olan ülkelerin uyguladıkları ekonomik modellerin işleyişi bakımından gerekli olan ucuz işgücü rezervlerini yaratmak için bu ülkelerin ekonomik yapıları tarafından yaratılıp sömürüldüğünü ifade eder. İşten çıkarılmaları durumunda herhangi bir hak iddia edememeleri, kıdem tazminatı, ikramiye izin… vb haklarının olmayışı kaçak işgücünün neden tercih edildiğini açıklar niteliktedir. Üstelik çalışma saatlerinin belirsizliği kayıtlı olan işçi açısından mümkün değilken kaçak işçilerin iş bitene kadar çalıştırıldığını hepimiz biliyoruz. Herhangi bir baskın ile pasaportlarına el konulan bu işçilerin yerinin çok zaman geçmeden başka kaçak işçilerle doldurulduğu bilinmektedir. Niteliksiz işgücü göçü ülkeler açısından sıkıntı yaratmasına rağmen işverenler açısından istenmeyen değil tam tersine istenen bir durum olmuştur.
Neo Marksist teori Marx’ın yedek sanayi ordusu tanımını günümüzde göçmenler üzerinden açıklamaktadır. Marx yedek sanayi ordusuyla büyük ihtimalle o dönem açısından göçmenleri kastetmemişti. Yedek sanayi ordusu kısaca şöyle ifade edilebilir; Bir sanayi toplumu önce kentleşmiş olmalıdır. Çünkü modern sanayi için gerekli olan eğitilmiş yeterli sayıda işgücü ancak kentlerde bulunabilir. Bu durumda “sanayide kullanılacak işgücü tarım sektöründen alınabilir.” varsayımı sadece vasıfsız işlerde geçerlilik kazanır. Emek arzının artması demek çalışmak isteyen onlarca insan demektir. Bu durumda ücretler düşecek ve devrevi işsizlik( işe giriş çıkış devirlerinin) artmasına neden olacaktır. Bu şekilde fabrikanızın önünde çalışmak için kuyruğa girmiş bir ordu bulabilir, ücretleri dilediğiniz gibi değiştirebilirsiniz. Asgari ücretin varlığı bu açıdan önemli gibi görülse de kayıt dışı sektörün çok yoğun olduğu ülkemiz açısından bu oran sadece gösterge niteliğindedir. Kayıt dışılık ve işgücü piyasasının emekçiler aleyhinde kötüleşmesi yapısal bir sorundur. Örgütsüzlük sorunu özellikle küresel kapitalizmle birlikte emekçiler açısından öncelikle aşılması gereken en önemli sorundur. Kaçak işçiler hem düşük ücretle hem de istismara ve sömürüye açıktır. Devletin rolü burada ilk olarak kaçak işçilerin sınırlardan geçişine ikinci olarak işgücü piyasasını düzenleme anlamında iki aşamalıdır.
Son olarak yazıyı Engels’ten alıntıladığım ve göçmen emekçilerin asıl sorunlarının belirginleştirildiği sözleriyle yazıyı bitirmenin anlamlı olacağına inanıyorum:
“Eğer kendisine bir iş bulma mutluluğuna erişirse, yani burjuvazi onun sayesinde kendini zengin etme iyiliğini ona bahşederse, bedeniyle ruhunu zar zor bir arada tutabilecek bir ücret onu beklemektedir.”

CANSU TEKİN

KAYNAKLAR
Akpınar, T. (2010) Türkiye’ye yönelik kaçak işgücü göçü, SBF dergisi sayı 65-3, Ankara
Grint, K. (1998) Çalışma Sosyolojisi , (Çev.) Veysel Bozkurt, Alfa Yayınları, İstanbul
Giddens, A. Sosyoloji (Çev.) ;Cemal Güzel, Ayraç Yayınevi
Elliot, R. (2010) Karşılaştırmalı Çalışma Ekonomisi, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü Yayınları, Ankara
Boratav, K. (2005a), Türkiye İktisat Tarihi 1908-2002 (9.Baskı) , İmge Kitabevi, Ankara

Hiç yorum yok: