TAMAM ÖĞRETMENİM

Herkes bana mı bakıyor yine! Evet, hem de herkes! Bana bakıp fısıldaşıyorlar yine. Mavi önlüğüm, dantelli yakam canımı yakıyor şimdi! Duruşumdan bakışımdan seziyor olmalılar korkumu, utancımı... Peki ya yorulduğumu, ezilmekten, dışlanmaktan? Yazık bana, formam yok diye utanıyorum, forma alacak para bulamadık diye... Nasıl da iğreti duruyorum bu “şehirli” çocuklar arasında…

Eziliyorum resmen bu kalabalıkta, 56 kişilik sınıfta bir benim köyden gelen, önlük giyen, kötü konuşan, tembel olan, fakir olan… Bir benim canı yanan, canı o gün çok yanan…

“Açın ödevleri, tek tek kontrol edeceğim” diye gürlüyor kızıl saçlı, ela gözlü, elleri tane tane benli öğretmen… Yavaş yavaş yaklaşıyor bana. İşte başladım, her yanım titriyor korkudan, ah anlatamıyorum derdimi ona, anlamıyor beni, şartlanmış: “köyden geldim, kirliyim, fakirim, belki hırlıyım hırsızım, kim uğraşacak benimle…”

Aslında yaptım ödevimi; ama anladığım kadarıyla! Bana köyümdeki okulumda, birleştirilmiş sınıflarda, üç sınıfa bir arada öğretemedi öğretmenim okuma, yazma ve saymadan ötesini… Kışın sobayı yakma telaşında geçti günlerin yarısı, bir bahar günüyse öğrencilerinin gözleri önünde eşinden yediği dayağın utancını da sıktığı avucuna gömerek çekti gitti öğretmenim… Giderken bana bıraktığı umutlarla; ben çok gezecektim, çok görecektim, belli ki onun gibi öğretmen olacaktım, sol ayağımın sol yanındaki ben ele veriyordu kaderimi, öyle dedi benim öğretmenim. Köy okulumun küçük bahçesinde köy öğretmenimin dillinden dökülen bu ninniyi işlemiştim ben yüreğime, sol ayağımın sol yanındaki bende gizliydi benim umudum, düşüm, öğrenmeye ve öğretmeye olan inancım, ihtiyacım…

Ta ki bu şehre, bu okula gelene kadar…

“Ödevin!” diye gürledi kızıl saçlı, ela gözlü, elleri tane tane benli öğretmen.

Ah biliyorum sevemedi beni, sevmeyecek. Zaten başında şehirli 55 belası vardı, bir de köylüsüne hiç ihtiyacı yoktu. Nasıl sil baştan öğretecekti bana her şeyi, haklıydı ya elbet, zaten hastaydı, çok yoruluyordu, bir de benimle uğraşamayacaktı, ne halim varsa görecektim. En son tahtaya çizdiği iki ucu oklu çizgiyi gösterip “bu ne?” niye sorduğunda aldığı tek yanıt boş bakışlarım olunca umudu kesmişti benden, biliyorum. Ama o bilmiyor ki yitirdiği sadece kendi umudu değil, benden vazgeçerek benim umutlarımı, sol ayağımın sol yanındaki bene gömdüğüm hayallerimi de çekip alıyordu avuçlarımdan, çizdiği o sayı doğrusuyla… Beni yalnız bırakıyordu köydeki öğretmenimin dilinden dökülen ninniyle başladığım yolumda.

“Ödevin diyorum çocuk, ah bir de şu aval aval bakması yok mu? Konuş konuş, evet de hayır de, bir şey de, yeter ki konuş! Evet, ödev bu mu şimdi, ne yazıyor burada, bunlar nasıl harf, hayalet harfler! Görüyor musunuz çocuklar, hayalet harfler, resmen yazmamış karalamış, okuyamamayım diye de silik silik yazmış! Konuş, bir şey söyle, bakma öyle şaşkaloz şaşkaloz! Bu ne tip hala, forma alınacak demedim mi ben sana! Saça başa bak, bit mi var ne var Allah bilir. Konuş!”

Konuşacağım öğretmenim, ben konuşacağım. Peki ya sen duyacak mısın? Duyuyor musun canımı her yaktığında içime akıttığım sesleri! Susmuyorum ben aslında, aval aval dediğin bakışımda gör diye bekliyorum ümitsizliğimi, tek ümidimin sen olduğunu. Elimden tut diyor her uzvum; yanağımı basan alda, boğazıma oturan her sözde “elimden tut öğretmenim” diyorum. Ben aslında konuşuyorum, hep konuşuyorum…

“Saça başa bak, her sene bana verirler köyden gelenini, şusunu busunu, nerde işe yaramaz var, doğru benim sınıfa! Çık tahtaya, çık çık, bit mi var böcek mi var tepende anlayacağız şimdi, cama doğru yaklaş, kalk dedim!”

Tamam öğretmenim…


Saçımda bit bulamadı diye üzülmesin sakın, suratı düşmesin bir daha öyle. Hayal kırıklığına uğradı biliyorum, ben her gün bin bir umutla bu sınıfa geldiğimde ve evime her defasında canım yanarak döndüğümde aynısını hissediyorum. Hayallerim “kırılıyor”, kırdığı hayallerim birikiyor bir köşede, oturup ağladığım herhangi bir köşede… Ve ben hiç anlam veremiyorum bana olan tavrına! Arkadaşlarım bana “köyden gelen kız” diye sesleniyorlar, ama hırsım kızgınlığım onlara değil, bu adı kızıl saçlı, ela gözlü, elleri tane tane benli öğretmen koydu bana. Ondan cesaret alıyorlar, köy çocukları üzerine uzun uzadıya attığı naralardan…

Köy çocukları şehre ayak uyduramazlar, düzgün Türkçe konuşamazlar, kirlidirler, saçlarında bit vardır, fakirdiler, zaten köyden bunun için gelinmiştir! Bilinçsiz köylü aile, şehri kurtuluş görür, çocuğunu da peşinden sürükler, bitleriyle beraber.

PINAR DELİBAL

Hiç yorum yok: