Dış politikaya, ekonomiye, bilime, kültüre, sanat ve eğitime... Kısacası hayata TAM EKRAN'dan bakın!
YUSUF ATILGAN’DAN ÇAĞIN İNSANI’NA
Önce yazarımızın hayatından kısaca söz edelim. Yusuf Ziya Atılgan, ucu Balkanlar’a dayanan bir ailenin büyük oğlu olarak 1921 yılında Manisa’da Hacırahmanlı Köyü’nde doğdu. Lisede kitap kiraladığı dükkânda bulunan neredeyse tüm kitapları okudu. Üniversite yıllarında Tanpınar gibi bir ustanın öğrenciliğini yaptı. Komünizme meylettiği iddiası ile tutuklanmaktan ötürü kamu görevinden uzaklaştırıldı. Bunun üzerine köyüne dönerek meslek bellediği ve uzun yıllar sürdürdüğü çiftçiliğin yanına edebiyatçı kişiliğini koyarak Türk edebiyatına ölümünden sonra daha da artacak bir tanınırlık ile damgasını vurdu.
“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış... Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkamayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.” diyor yazar. Dikkat edilirse bu insan tipinin o sıralarda sanatçıların nazarında yeni yeni dikkat çekmeye başlamış modern zamanların insanı olduğu pekala anlaşılacaktır. Şehir yaşamında insan yalnızlığa itilmektedir. Şehirlerin nüfusu arttıkça samimiyet azalmakta, ilişkiler yüzeyselleşmektedir. An be an görüntülenen ve yanıtını bilinç akışında bulan bu olay, yazarın kişiliğiyle harmanlanmıştır. Toplumsal insan başkaları ile istemese de tanışmaktan kaçamaz, onlara şu veya bu şekilde ilişiktir. Yazar, toplumu için vazgeçilmesi zor olan bir uykuyu delmiş, yani toplumsal bireyin çözümlemesine kalkışmış, böylelikle sinemadan çıkan insanlar hakkında bir bilinç uyandırmıştır. Fakat etken ile edilgen kişiler arasında sadece zaman farkı vardır. Dolayısıyla sinema çıkışı insanı, kendini bu satırlarla etkenlikten edilgenliğe sürükleyebilmiş, kendini uzaktan bir yabancıymış gibi çözümlemeyi öğrenmiştir. Örneğin Tutunamayanlar’ın Turgut Özben’i, Selim’i anlamaya çalışırken tekdüzeleşmiş ve kararmış kendi iç dünyasını da keşfedecektir. Ya da karakterinin Aylak Adam’a şiddetli benzerliğinden hatta esin kaynağı olmasından hareketle, Çağan Irmak’ın Issız Adam’ını sinemada izleyenler arasında ıssız adamlar bulunması doğaldır. Sonuçta okur bu eserlerden ya da tanık olduğu yaşamlardan etkilenerek küçük farklılıklarla aynı yoldan yürümeye ve kendi iç dünyasına göz atmayı, kendisinin nerede olduğunu bilinçli bir şekilde düşünmeye başlayacaktır.
Modern romanda kişinin tutarsız ve acı yanları, yer yer ironiler ve kara mizah öğeleri ile dile getirilmeye başlanmıştır ve modernist romanın ana özelliği sayılan bilinç akışı yöntemi ile temel kurgu az az desteklenir. Yusuf Atılgan’ın yanı sıra benzer tekniklerle roman yazımının öncüleri arasında Bilge Karasu, Oğuz Atay, Tezer Özlü örnek verilebilir. Günümüzde artan iletişim imkânları ile sesini duyurmak ve içini bir miktar olsun çevresindekilere açmak isteyen birçok blog yazarı -yazar adayları- bu yöntemleri kullanarak kendileri ile hesaplaşıyor. Aslında bu yöntemler her şeyin biraz daha hızlandığı ve öz niteliklerin kırılmalara uğradığı çağımız insanında güzel gelişmelere neden oluyor. Yazan insan, yaşantısındaki tutarsızlıkları kendi yazısından görünce buna dair çözümler üretmeye biraz daha inanabiliyor. Bireyin yaşamını bir roman varsayarsak, kurgusunda çatlaklar veya kopmalar olan bir yaşamı doldurmak için sorgulamalar gerekir. Tabii ki burada sürecin devamlılığını sağlayan yamalar yazmayla üretilir, yani çare kalemi tutmaktadır.
Romanlarında uzun yıllar köyde yaşamış olmasına rağmen yazarın şehir insanını bu kadar gerçek yaşatması ise şu örnekten anlaşılacağı üzere oldukça çarpıcıdır: “Üç gündür yatıyordu. İlk günü bütün dünyaya küs, bedeninin yakınmasını dinledi. Oynak yerleri, başı durmadan “biz varız” diye bağırdılar. İnsan hasta oldu mu kendi etinin bilincine çok daha varıyordu.” Parça bütün ilişkisiyle yahut çeşitli çağrışımlarla bir özelliği keşfedilen bireyin daha başka yanları ve sonunda kişiliği gün yüzüne çıkacaktır. Burada yansıtılan karakterin özelliği, şehir insanının kırsala göre yalnızlığı, bu yalnızlığa neden olan ve onu aynı zamanda gideren hızlı yaşam, iyi kötü bir olumluluk ve duyarsızlıktır. Kırsaldaki değerler kentte oldukça sorgulanmış, değiştirilmiş ve pratikten düşmüştür. Fakat yeni değerler de Yusuf Atılgan’a göre sağlıklı antitezler sunamamaktadır. Bu yüzden kitabın arka kapağında belirtildiği gibi “Aylak Adam” sıradanlığa, tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına hiç mi hiç katlanamamıştır.
Çağdaş Türk edebiyatının yolunu kazan romanların konuları belirli başlıklar altında toplanabilir. En belirgin temalardan biri olan bireyin topluma yabancılaşması Yusuf Atılgan’ın romanlarında dikkatleri üzerine çeker. Hocası Ahmet Hamdi Tanpınar, düz yazılarında yaşadığı dönemin toplum hayatını ve çelişkilerini ruhbilimsel yönlerine ve zaman olgusuna vurgu yaparak ortaya koymuştur. Bunun için Yusuf Atılgan’ın üzerinde etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Onları ayıran cümlelerin uzunluğudur. Yusuf Atılgan’ın uzun cümleler kurma gibi bir kaygısı olmadığı gibi, Anayurt Oteli’nin bunalımdaki karakteri Zebercet’i büyük ölçüde konuşturmadan anlattığını söyleyebiliriz.
Onun karakterleri birlikte yaşadığı insanlar arasında yabancılaşmış ve yalnızlaşmıştır.
Toplumsal yaşama uyumsuz, sıra dışı insanlar özgürlük alanlarının sınırlarını yalnızlaşarak genişletirler. Fakat bunu yapamadıkları zamanlarda çarptıkları toplum kitlelerinin onlara bakışları da önemli bir soru işaretidir. Çünkü bilinçaltının değerini bilmedikleri için karşılaştıkları edimlere karşı sağlıklı tavır alamamak toplumsal yaşamımızın kanayan yaralarından belki de en ciddisidir. Caddede yürürken baktığımız her yanda bir yanı uzuvsuz ve işlevsiz toplumdan çıkan sokak çocukları, dilenciler, hırsızlar, otçular... Toplumun patlak veren yanlarını oluşturan unsurları sadece sosyo-ekonomik nedenlere dayandırmak ne kadar yeterlidir? Olayların akışına (ön plana) karakterin iç dünyasının (arka planın) verdiği tepkiler ruhbilimsel çözümlemeler gerektirmektedir. Arka plan, yazarın geriye gitmeleri ve karakterin iç konuşmaları ile daha umulmadık hallere bürünür. Yusuf Atılgan, Freudyen kavramlardan yararlanarak karakterlerinin iç dünyasındaki gelişmelerin dışavurumunu eserlerinin iskeletinde kullanmıştır. Huzursuz bireyin ruhsal durumu, büyük ölçüde çocukluğunda yaşadığı kötü olaylar ve sıkıntılarla ilintilidir. Örneğin C.’nin “üç oda bir mutfak” anlayışına karşı duruşunda babasına ve babanın getirdiği otoriteye karşı olmak yatmaktadır. Bunun nedeni, annesinin onun küçük yaşında ölmesi ile yerini alan teyzesinin de babası tarafından elinden alınmasıdır. Dolayısıyla olumsuzlukların bireyin iç dünyasında yaptığı yansımaların da temelde ihmal edilmemesi gerekir. Yazar sanatçılıktan öte bir psikanaliz uzmanı duyarlılığı ile bunu görmüştür. Fakat uzun vadede bir çözüm arayışına girmemiş, karakterini ya öldürmüş ya da olumsuz koşullar ile baş başa bırakmıştır. Bugün insanların yakın olduğunu düşündüğü çevrelerde kendi aralarında -gençliğin daha bir şiddetli- kullandığı “bunu bilmiyorsan ölmelisin ya da hemen öğrenmelisin!” savının seçenekleri romanlarda ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. Yazar, davranışlarımızı belirleyen iç dünyadaki sorunlarımızı keşfetmemiz için yol göstermiştir. O halde sanatçının bireyin iç dünyasına verdiği değeri “yarım bırakılmışlık” yargısıyla küçümsememeliyiz.
Sanatçı toplumun nabzını tutan, değişikliğin farkına en erken varan ve bunu kendi üslubuyla yansıtan kişidir. Ancak Yusuf Atılgan’ın kahramanlarının bu değişikliklere karşılığı eleştiriden öteye gidememiştir. (Kolcu 2003) Belki de eleştirinin altını biz okurlarının doldurmasını istedi. Biz ise çoğunlukla eleştiriyi aynı boyutunda genişletmekten fazla bir şey yapmıyoruz. Günlük yaşamda sinemadançıkaninsan’dan öte, onu izleyebilen biri olabiliriz. Modern anlatım teknikleri ile ruhsal durumu açıklayabilmek bireyin reçetesini yazmanın temel koşuludur. Salt betimleme ve insanın anlatımındaki işlevsizlik bilinç akışı, geriye dönüş, iç konuşma gibi teknikler ile aşılmaya çalışılmıştır. Betimleme ile hareketsiz varlıkları anlatmak daha sağlıklıdır. Hele ki düşünen, hareketlerinin sonunu ölçüp biçen bir canlı olan insanın betimleme ile kaşı gözünden öteye gidilemez. Bu yüzden William Faulkner, James Joyce, Oğuz Atay, Orhan Pamuk gibi yazarlar bu tekniği geliştirmekle insanlığa çok büyük bir iyilik yapmıştır. Dileyelim ki bu teknikler romanların içinde tutsak kalmasın.
HAMİD TATCI
KAYNAKÇA
-“Türk Edebiyatı Tarihi”, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 2006.
-Kolcu, Ali İhsan, “Yusuf Atılgan’ın Roman Dünyası”, Toruslu Kitaplığı, İstanbul, 2003.
-Tanpınar, Ahmet Hamdi, “Hikâyeler”, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2002.
-Atılgan, Yusuf, “Anayurt Oteli”, YKY 2010.
-Atılgan, Yusuf, “Aylak Adam” YKY 2010.
-Özdemir, Arzu, “Yusuf Atılgan’ın Romanlarının Psikanalitik Açıdan İncelenmesi” Yüksek Lisans Bitirme Tezi, Elazığ, 2005.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder